« Önceki |

8/5/2007

Kandırmaca Aşk Masalı

Hayat çıkmazında ilerlerken bulduğumuz bir kapıdır aldatmak. Kadın erkeğini, erkeği kadınını aldatır; bilirler aldatmanın kendi nefislerinin sesinden başka bir şey olmadığını ve yalancının mumunun yatsıya kadar yanacağını. Bilmelerine rağmen içlerinden gelen karanlık sesi dinler ve aldatırlar arkalarında kırık camdan bir kalp bırakarak. Kendi yalancı ve tekdüze hayatlarından kurtulmanın yolunun başkasının duygularını öldürmek olduğunu sanarak aldatırlar, aldatmaya çalışırlar. Oysa tek yaptıkları yalancı dünyalarını kendilerinden saklamaya ve ruhlarını temizlemeye çabalamaktır.

Duyguların en sade ve temizi olan aşkın pençesine düşmüştü Pınar. Sevda kuyusunun en dibine kadar düşmüş; kendisini yukarı çıkartabilecek yegâne merdiveni kaybetmişti. Bulamıyordu bir türlü. Sağına, soluna bakıyor ve gözleriyle aradığı merdiveni bulamıyordu; çünkü bulmak istemiyordu yüreciği.

Bir gün sonra Aykut’la yiyeceği yemek için hazırlanmak ve ona bir peri kızı gibi görünmek istiyordu. Görüntünün, insanın yürek gözü ile gördüğünden başka bir şey olmadığını aklına dahi getirmiyordu. İnsanın sevdiğinde ördeği, kuğu; nefret ettiğinde ise kuğuyu, ördek gibi gördüğü gerçeği onun zihnine uğramamıştı. Tek düşüncesi sevdiği adamın gözlerini kamaştırmak; kendine bir kez daha âşık etmek ve bağlılığını artırmaktı. Sevdiğinin de kendisine çelik görünmez halatlar ile bağlandığını sanıyordu. Görünmez halatların gerçekten görünmediğini, çünkü sadece kendi imgelerinde yaşadığını bilmiyordu.

Kendisini bir kuğu gibi gösterecek bir elbise bulmak için çarşıya çıkmıştı, kendisinin zaten bir kuğu olduğunun farkında olmayarak. Sonunda vitrininde beğendiği elbiseleri gördüğü butiklerden birinin içine attı kendini. Beğendiği elbiseleri denemek için defalarca kabinlere giriyor ve yeni elbiseleri deniyor; fakat iç güzelliğini keşfedememiş olduğundan dışını kaplayacak her elbiseye bir kulp buluyordu. Hiçbiri içine sinmiyordu. Sonunda butikten çıkmaya ve başka bir butikte şansını denemeye karar verdi.

Kabinin içindeyken birbirlerine delice tutkun olan bir çiftin sesi geldi, kulak misafiri oldu. Bir yandan kendi elbisesini giyiniyor, diğer yandan onların buram buram aşk kokan şakımalarını dinliyordu.

Erkek: “Sen her halinle bir kuğusun, hayatım!”

Kadın: “Senin, beni sevmene tutkunum… Bu elbiseye ne dersin? En sevdiğin renk, turkuaz”

Erkek: “Sen çuvalı bile Cemil İpekçi’nin elbisesi gibi değerli yaparsın. Sen, kendini güzelleştirecek elbiseyi değil; senin güzelleştireceğin elbiseyi seçeceksin. Hiçbir elbise seni gölgede bırakamaz.”

Kadın: “Aşkım…”

Sesler kesilmişti. Belli ki kadın diğer kabine girmişti. Pınar da üstünü giyinir giyinmez kabinden çıktı. Eşine görünmez çelikten aşk halatları ile bağlı olan adamı merak etmişti. Sözleri, müşfik ses tonu Aykut’u hatırlatmıştı ona. Kabinden çıkar çıkmaz adamla yüz yüze geldiğinde ise asla kurtulamayacağı büyük bir cehennem ateşinin beyninden çıkarak yıldırım hızıyla bedenine doğru yayıldığını hissetti.

Karşısında kendisini delice sevdiğine inandığı Aykut’u görmüştü.

Kendisinin olduğunu düşündüğü erkeğin asla bir kadın efendisinin olmadığını, aksine kadınları yalan bir aşk masalında figüran olarak oynattığını anlamıştı. Aptallığına, saflığına lanet etti. Butikten hızlı adımlarla çıktı arkasına bakmayarak.

 

23/4/2007

Kalplere Düşen Bomba

Bazen kötü olaylar, bizi ummadığımız iyi gelişmelerin kucağına atar.

İlk anda bize acı veren, kadere sövdüren, korkutan, endişelendiren olaylar aslında gelecek iyi günlerin habercisidir. Mutluluğun en yakın olduğu an, gecenin en karanlık olduğu andır. Melanet dolu anın geçeceğini düşünüp iyi günlere hazırlık yapmayı, pollyanacılık oynamak diye değerlendirip küçümsemek…

ÖSS sınavını başarıyla veren ve Yıldız Teknik Üniversitesi mimarlık bölümüne kaydolma başarısını gösteren Aykut’un kalbi bomboş ve bakir bir ova gibiydi. Diğer yaşıtları gibi yarış atı olmaktan dolayı aşkı yaşayamamıştı. Yüreğinin ta içinde bir şeylerin eksik olduğunu hissediyor, ama ne olduğunu çözemiyor, bir şeyler yapamıyordu. Neleri kaçırdığını bilse idi…Aynı bölümü kazanan Pınar’ın durumu da benzerdi. Ailelerin ders çalışma baskısını üzerlerinden atamayan gençler aşkı yaşamadıkları için neler kaybettiklerini bilmiyorlardı. Kimse de onlara anlatamazdı, çünkü aşk anlatılmazdı, kelimelerin yetersiz geldiği duygular bütünü anlatılamazdı.

İlk derslerinden sonra sınıftan bir grup kantinde bir masaya oturup sohbete dalmışlardı. Damarlarında ilk ateş kıvılcımları o an çıkmaya başlamıştı. Eros nişan almış, oklarını fırlatmaya hazır beklemekteydi. Utançlarından gözleri arada çakışsa da hemen kaçırıyorlardı. Kalabalık içinde sohbet imkânı bulamamışlar, sadece bakışları ile konuşmuşlardı. Birkaç gece boyunca ikisi de birbirlerini rüyalarından eksik edemediler, rüyalarına söz dinletemediler, kovamadılar hayallerini…

Bir gün dersten çıkan Aykut, Beşiktaş’a doğru yürürken Pınar’ı gördü. Güneş ışıklarını saçlarında yansıtan peri kızını gördü. Koşarak yanına geldi.

Aykut: “Merhaba. Beşiktaş’a gidiyorsanız birlikte yürüyebilir miyiz?”

Pınar: “Merhaba. Tabi ki”

İki gencin konuşmaları başladı. Birlikte birkaç saniye daha fazla geçirmek adına adımlarını yavaşlattılar.  Kalplerinde kımıldanan hırçın dalgaları hissettiler. Beşiktaş’a indiklerinde zamanın ne kadar hızlı olduğunu anladılar. Birbirlerinin gözlerinin içine rahatça bakabilme özgürlüğünü yaşamışlardı.

Kısacık mutluluğun bittiği an, vedalaşma vakti gelmişti. Ne diyeceklerini bilemiyorlar, ağızlarını açmak için hamle yaptıklarında dillerini oynatamadıklarını hissediyorlardı.

Tam o sırada gökyüzünü siyaha bürüyen, tüm gürültüleri bastıran bir gümbürtü patladı. Korkunç kelimesinin üzerine çıkan bir gümbürtü… Ardından bir annenin feryadı, bir çocuğun ağlaması, camların kırılma sesleri birbirine karıştı. Pınar çok korkmuş ve avaz avaz bağırmaya başlamıştı. Korkusu karşısında Aykut, ceketini çıkarıp Pınar’ın başının üstüne örtmüştü; çünkü Pınar, korunması gereken bir Lavinya idi. Narin, kırılgan bir çiçekti ve onu kollayacak bir bahçıvana ihtiyacı vardı. Aykut, ceketi ile sardığı Lavinya’yı sakin bir köşeye doğru çekti. Kimsenin narin çiçeğe zarar veremeyeceği, kuytu bir köşeye…

Terörün kahpe darbesi bu sefer Beşiktaş’ı vurmuştu. Gündüzün karanlığa, dumana, ise, kötülüğe yenik düştüğü an yaşanmıştı. 10 kadar masum insanın yaralandığı melanet dolu an. Oysa bu an aynı zamanda Eros’un 2 oku fırlattığı andı. 2 ok birer pranga olmuş ve iki genci birbirine bağlamıştı. Yüreklerini bağlayan prangalardan kurtulmak kolay değildi, kurtulmak isteyen de yoktu zaten. Aykut ve Pınar, üniversiteden mezun olur olmaz evlendiler ve bu prangayı görünür bir çift yüzüğe çevirdiler. Yüzükler göründüğünden çok daha güçlü bir prangaydı, onlar için. Melanet dolu saatler ise mutlu bir yaşamın başlangıcı idi.

20/4/2007

Benimle Evlenir Misin?

Hepimizin hayatında önemli dönüm noktaları vardır. Hayatımız belli doğrultuda akan bir nehir gibi akmaya devam ederken tüm gidişatı değiştiren, hayatımızın bambaşka bir yola sapmasına neden olan dönüm noktaları… Bu dönüm noktalarının, hayatımızın diğer yaşanmışlıklarından biraz daha farklı, biraz daha süslü, biraz daha özel olmasını isteriz. İsteğimizi gerçekleştiren de olur, gerçekleştiremeyen de…

 

Dolunayın tüm gökyüzüne loş ışık verdiği gecelerden biriydi. Günün en uzak saatlerinde hafif bir meltem rüzgârı denizden çıkarak karayı dövüyordu. Sevenlerin birbirine aşk mısraları okuyabileceği en uygun bahar gecelerinden biriydi. Yakamoz ile neon ışıklarının kardeşliklerini pekiştirdiği İstanbul’da birbirini seven 2 yürek, boğaza doğru bir arabanın içinde yol alıyor ve kahkahalarını, gecenin sessizliğinden esirgemiyorlardı.

Aykut, Pınar’ı bugün boğazda balık yemeye davet etmişti. Bir süredir çıkıyorlar ve kalplerinde küçük aşk çarpıntılarını hissediyorlardı. Denizin en güzel manzarasına sahip restaurantlardan birinin önüne geldiklerinde arabayı görevlilere teslim ederek arabadan çıktılar; Aykut, görevlilerden plakayı yazan bir fiş aldı ve içeri girdiler.

Daha önceden Aykut’un rezervasyon yaptığından bihaber olan Pınar, denize komşu olan 2 kişilik bir masaya geçtiklerinde birazcık şaşırmıştı. Yakamozu ve ışıklarını yakmış gemileri görebildikleri, yosun kokusunu içlerine çekebildikleri bir masaya oturmuşlardı.

Pınar: “masayı daha önce ayırtmış mıydın?”

Aykut: “Sen, benim için değerlisin. Evet, rezervasyon yaptırmıştım.”

Pınar, Aykut’un sözlerinden çok hoşlanıyordu. Kendisine değer veren, kendisini düşünen bir erkekten başka ne isteyebilirdi ki…

Biraz sonra garson masalarına gelip isteklerini sorduğunda ikisi de somon ızgara istediler. Zevklerinin, ruhlarının ikiz olduğunu belgelemek istercesine ikisi de aynı siparişi vermişlerdi. Yürek ikizleriydi, onlar.

Konuşurlarken bir süre sonra Aykut, Pınar’ın elini kavradı. İnce, narin ve üşüyen ellerini… Pınar’ın tüyleri diken diken olmuştu. Nedenini keşfedemediği bir heyecan dalgası esmiş ve yüreğinin içini serinletmişti. Mutluluk üşümesiydi, bu. İçinden bir ses, bugünün en güzel gün olacağını söylüyor; Pınar ise bu sesin manasını çözemiyordu. Ufacık bir dokunmanın bu kadar şiddetli bir etkisi olabileceğini, vücudunun kimyasının bozulabileceğini tahmin edememişti. Kanı buz kesmişti, ruhu ise aşk ateşi ile ısınmıştı, sımsıcaktı.

Aykut: “üşüdün mü?”

Pınar: “sadece biraz… geçer, merak etme”

Aykut kalkarak ceketini Pınar’ın omzuna şefkatli elleriyle yumuşakça koydu. Her hareketinden Pınar’ın incinmesini istemediği, ona zarar gelmesinden korktuğu, onun en iyilerine layık olduğunu düşündüğü belliydi. Aykut için felaket, Pınar’ın camdan kalbinin kırılıp bin bir parçaya bölünmesi idi. Bir süre sonra Pınar’ın üşümesi geçmiş ve bedeni de ruhu gibi sıcacık olmuştu.

Önlerine gelen yemeği ikisi de yavaş hareketlerle yiyor, lokmalarını mümkün olduğunca küçük tutuyorlardı. Birlikte geçirecekleri bir dakikanın bile pırlanta kadar kıymetli olduğu gerçeği beyinlerine mıhla kazınmıştı. Bu gerçeği, dünyanın en güçlü silgileri bile silemezdi artık.

Restaurantın piyanisti şarkılarına başlayalı epey olmuş, ama iki sevgili bu şarkıları duymamışlardı. Onlar için etrafta kendilerinden başkası yoktu. Garsonlar, muhteşem yakamoz manzarası, leziz balık… Hiçbirini gözleri görmemişti. Aykut, şarkıların farkına romantik bir melodi başladığında varmıştı. Pınar’a daha yakın olabilmek adına bu fırsatı kaçırmak istemediği için Pınar’ı dansa kaldırdı.

Dans sırasında gözlerini birbirlerinin gözlerinin içinden alamadılar, birbirlerinin gözlerinin içindeki dehlizlere girip kayboldular. Müzik değişmiş ve Hakan Altun’un “Benimle Evlenir misin” şarkısı çalmaya başlamıştı. Şarkı başlar başlamaz Pınar’ı rüyadan kafasından dökülen bir kova kırmızı gül yaprağı uyandırdı. Şaşırmıştı. Aykut ise Pınar’ın ellerini bıraktı, elini ceketinin iç cebine soktu ve küçük mavi kadifeden bir yüzük kutusu çıkardı. Bir eliyle kutuyu Pınar’a uzatırken, diğer eliyle Pınar’ın elini tuttu. En yumuşak ses tonuyla sordu.

“Benimle evlenir misin?”

Şaşkınlığın bu kadar sevindirici olacağını bilmiyordu genç kız. Kafası ve omzunda gül yaprakları, kulağında tatlı bir melodi ve karşısında aşkından delirdiği adam… Aykut, bir kadının asla reddedemeyeceği bir teklif yapmıştı. Şaşkınlığın şokunu geçirdikten sonra Aykut’un gülen gözlerine bir daha bakarak haykırdı.

“Evet”

16/4/2007

ÇETE 1

Yazdan ödünç alınmış, güneşin gösteri yaptığı bir kış günüydü. Serin hava, insanın ciğerine doluyor ve karşı konulmaz bir rahatlık veriyordu.  Aykut, her Pazar yaptığı gibi Eyüp mezarlığına ziyarete gitmişti. Gençliğinde çok çalışmış, kurduğu inşaat şirketini Türkiye’nin en büyükleri arasına sokmuş, holding bile kurmuştu. Devletin en önemli ihalelerine katılmış ve bazılarını, bağlantıları sayesinde almıştı. Rakipleri tarafından tehditler aldığı için genelde korumasız gezmez, ihtiyatlı davranmaya gayret ederdi. Otomobillerini zırhla kaplamış, içine giymek için kurşun geçirmez ince yeleklerden bir düzine kadar almıştı. Onları giymeden dışarıya adım bile atmazdı. Gömleğinin iç tarafında bulunan askıda ise yarı otomatik bir makine taşımayı ihmal etmezdi.

Boğaz manzarası gören bilmem kaç odalı malikanesinde bulunan spor odasını kullanmış olması nedeniyle geniş omuz ve göğüslere, ince bele, güçlü kol kaslarına sahipti. Uzun boylu, şahin bakışlı, mangal yürekli biriydi. İhtiyatsız davrandığı ve yanına şöföründen başkasını almadan gittiği tek yer her pazar uğradığı Eyüp mezarlığı idi.  Şöförünü de arabanın başında bırakır, kendisi tek başına mezarlığa girip yarım saat kadar oyalandıktan sonra arabasına dönerdi. Bu zaman aralığında ne yaptığını kimse bilmezdi. Ne yaptığını en yakın arkadaşlarından bile devlet sırrıymış gibi saklardı.

Mezarlık yolunda giderken karşıdan hırpani kılıklı bir dilencinin geldiğini gördü. Göz göze geldi. Adamın ela gözlerinden gelen bir ışıkla kendi gözleri kesişti adeta. Hırpani kılıklı, uzun beyaz sakallı adam yaklaştıklarında sordu.

-         Beyim! dua kitabı alır mısınız? Ölmüşlerinizin ruhuna gitsin.

Diyerek bir tane katlanmış beyaz kağıt uzattı. Aykut ise bu kağıdı alıp karşılığında 100 YTL’lik bir banknot uzattı. “teşekkürler, hayırlı işler” dedi. Kağıdı alıp ceketinin iç cebine koydu ve mezarlığın içine girdi. Bu arada çaktırmadan etrafını kesiyor ve yabancı birilerinin olup olmadığını kontrol ediyordu. Yoldan geçen insanların kendisini göremeyeceğine inandığı kuytu bir yere geldiğine kanaat getirince cebinden kağıdı çıkarıp, açtı. Kağıtta eski Sümerce yazılar vardı. Bu yazıları okuduktan sonra tekrar çevresini kolaçan etti ve cebinden altın  çakmağını çıkarıp kağıdı dikkatlice yaktı. Küllerinin rüzgarla uzaklara gitmesini seyretti.

Yürüyüş yoluna dönmek için arkasını döndüğünde bir anda paniğe kapıldı. İçi ürperdi. Karşısında gördüğü şey… aman Tanrım.

 

Not: yazıda adı geçen kişi ve kurumların gerçek hayatla bağlantısı yoktur.

 

13/4/2007

Değerini Bilmediğimiz Kadınlar

Biz, erkekler, kadınların değerini bilmez onları bir süs eşyası, bir meta olarak görürüz. Onlara sahip olmak için onları sevmenin yeterli olduğunu sanarız. Hatta bazen sevda dışı duyguları, sevgi sanar ve narin çiçeklere zarar veririz. Sevmek, ona zarar vermekten korkmak demektir. Sevmek, onun her zaman mutlu olmasını istemek demektir. Sevmek, gerektiğinde vazgeçmek demektir. İçimiz kan ağlasa, yüreğimizde kara kasırgalar esse dahi vazgeçmek…

İnsan, sevdiği kelebeği öldürür mü, sevdiği çiçeğin üzerine basar mı, sevdiğine zarar verir mi? Hayır, ama sevdiğini söylediği kadın, kendisini sevmiyorsa ona zarar vermeyi kendine hak görür. Kadınları, kendimizin tapulu malı gibi görür, onların bizi sevmesinin şart olduğunu sanar ve bizi sevseler de sevmeseler de onlara zarar vermekten çekinmeyiz. Oysa bu sevda, aşk değildir. Aşk, onun gözüne toz kaçmasından korkmak, onun tek damla gözyaşına Dünyaları yıkmak demektir. Aşk, zarar vermemektir. Aşk, korumaktır. Aşk, onu şartlar ne olursa olsun düşünmek demektir. Aşk, gerektiğinde sadece arkadaş olmak demektir. Onun, seni sevmediğini anladığın anda sadece arkadaş kalmak ve zor günlerinde ona yardım etmek demektir.

Oysa neler görüyoruz? Kendisini reddeden sevgilisini önce döven sonra yakan adamı, kendisini reddeden kadını öldüren adamı, kendisinden ayrılan karısını polislerin gözü önünde kesen adamı…

Aşk, bu değildir ki…

Dün gazetelerde okuduğum bir haber sonrasında bunu yazmaya karar verdim. Allah, tüm kadınlara sabır versin.